Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en yıkıcı sonuçlarından biri hiç şüphesiz kadına karşı şiddettir. Aile içi şiddet de dahil olmak üzere kadına karşı şiddet bireysel ve toplumsal yaşamı olumsuz etkilemekle kalmayıp kadınların sindirilmesi, ast konuma itilmesi, kötü muameleye maruz kalması ve namus cinayetlerine kurban edilmesi gibi bir dizi kabul edilemez ağır neticelere sebep olmaktadır. 2011 yılında kabul edilen ve İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin önlenmesi, aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla etkili bir şekilde mücadele edilmesi için imzalanmış bir sözleşmedir.

Kadına karşı şiddeti önlemek, şiddet mağdurlarını korumak ve faillerinin cezalandırılmasına ilişkin sözleşmeye taraf olan devletlere yüklediği yükümlülükler göz önüne alındığında İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddetin önlenmesinde etkili bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu denli kapsamlı bir sözleşmenin ilk imzacı ülkesi olan Türkiye’nin sözleşmeden çekilme kararı, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetle mücadelede gelinen noktada hukuki bir güvencenin yerini korku ve endişeye bırakmıştır.

Resmi organların Sözleşmeye karşı değişen tutumu, toplum nezdinde “İstanbul Sözleşmesi nedir?” sorusunu gündeme getirmiş ve sözleşmeye dair sözleşmenin amacına aykırı şekilde bakış açıları oluşmuştur. Bu bakımdan her ne kadar sözleşmeden çekilme kararı alınmış olsa da sözleşmenin maksadı, içeriği ve uluslararası hukuktaki yeri nedeniyle haiz olduğu önem, İstanbul Sözleşmesi’nin a’dan z’ye açıklanarak akıllardaki soru işaretinin giderilmesini gerektirmiştir.

İÇİNDEKİLER

KADINA KARŞI ŞİDDETİN HUKUKSAL MÜCADELESİ: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NEDİR?

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açılan ve 17 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi için kullanılan isimdir. İstanbul’da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Sözleşme, kadına karşı ve aile içi şiddeti önlemeyi ve kadına karşı şiddetle mücadelede devletlerin yükümlülüklerini düzenleyen bir insan hakları sözleşmesidir. Söz konusu sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve kadına karşı şiddete dair kavramsal tanımlar, yaptırımlar ve yükümlülükler içeren 81 maddeden oluşan uluslararası bir sözleşmedir. 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanan İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacı ülkesi, 20 Mart 2021’de sözleşmeden çekildiğini duyuran Türkiye olmuştur.

Avrupa Konseyi, 20. yüzyılda temel insan haklarına ve kadına karşı şiddete dair Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve imzalana bir dizi sözleşmenin mevcudiyetine rağmen, kadın erkek arasındaki güç dengesizliğinin bir sonucu olan ve toplumsal cinsiyet çerçevesinde yapısal bir özellik kazanan kadına karşı şiddetin önlenmesi ve bununla etkili bir mücadele mekanizmasının kurulması gerektiği kanaatine vararak Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni hazırlamış ve bununla hem kadına karşı şiddetten hem de aile içi şiddetten arınmış bir toplum hedeflemişlerdir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN AMACI, KAPSAMI VE ÖNEMİ

Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde sözleşmenin amacı ve kapsamı detaylıca düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi, kadına karşı şiddetin tarihsel bir olgu olduğundan yola çıkarak sözleşmenin ilk maddesinde bu sözleşmeyle neyin hedeflendiğini “4P Yöntemi” ile ortaya koymaktadır. 4P Yöntemi, İngilizce prevention (önleme), protection (koruma), prosecution (cezalandırma) ve integrated policies (bütüncül politikalar) kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltma olup, kadına karşı şiddeti önleme, mağdurları koruma ve failleri cezalandırmanın kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetle mücadelede adeta sac ayakları kabul edildiği ve bunların etkin şekilde uygulanması için de bütüncül politikaların gerektiği düşüncesiyle oluşturulan bir yöntemdir.

İstanbul Sözleşmesi madde 1/1’e göre bu sözleşme ile “kadınların her türlü şiddete karşı korunması, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi, kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması, kadınların güçlenmesine katkı sağlayarak kadın ve erkek arasında eşitliğin yaygınlaştırılması, şiddet mağdurlarının korunması ve bunun için bütüncül politikaların tasarlanması, kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması amacıyla hem uluslararası işbirliğinin yaygınlaştırılması hem de kuruluşlar ve kolluk kuvvetlerinin birimlerinin birbirleriyle işbirliğinin yaygınlaştırılması” amaçlanmaktadır.

Sözleşmenin kapsamı madde 2’de düzenlenmiştir. Buna göre sözleşme, “aile içi şiddet ile kadınları orantısız bir şekilde etkileyen kadına karşı her türlü şiddet” için geçerli olacak ve taraf devletlerin kendi sınırları içinde, kendi bayrakları olan gemilerde ve kendi tabiiyetinde olan hava araçlarında gerçekleşen kadına karşı şiddet ve aile içi şiddette, vatandaşlar ya da burada ikamet eden yabacılar için uygulanacaktır. Böylece sözleşmenin kapsamı şiddetin her türlüsü için yer ve özne fark etmeksizin uygulama alanı bulacak şekilde genişletilmiştir.

İstanbul Sözleşmesi kapsamını “kadına karşı her türlü şiddet” ifadesiyle geniş bir yelpazede tutsa da psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, cinsel taciz ve cinsel şiddet eylemleri, zorla yapılan evlilikler, taciz amaçlı takip, kadın sünneti, kürtaja veya kısırlaştırmaya zorlama gibi şiddet eylemlerini ve bunlara yönelik yükümlükleri müstakil maddelerde ayrıca düzenlemiştir.

Sözleşmenin düzenleniş amacı ve kapsamı göz önüne alındığında kadına karşı şiddet ve aile içi şiddete karşı daha evvel yapılmamış ölçekte bir önleme, koruma ve yaptırım mekanizması düzenlendiği görülmektedir. Ayrıca kadına karşı şiddeti insan hakları ihlali ölçeğinde ele almayıp onu toplumsal cinsiyet ölçeğinde daha realist ve hayatın içinden bir şekilde tanımlayan bir sözleşme olup, bu yönüyle bu alanda yapılan diğer düzenlemelerden ayrılmaktadır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERİN NORMLAR HİYERARŞİSİNDEKİ YERİ

İstanbul Sözleşmesi’ni içeriğinin dışında önemli kılan diğer bir nokta, uluslararası sözleşmelerinin Türk hukuk sisteminin normlar hiyerarşisindeki yeridir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 90’da düzenlendiğine göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”. Anayasa’da düzenlenen bu hükme göre, temel hak ve özgürlüklere dair kabul edilen uluslararası antlaşmalar normlar hiyerarşisinde kanunların da üzerinde yer almaktadır.

Temel hak ve özgürlüklere dair uluslararası anlaşmalara iç hukukta kanunların üzerinde bir yer verilmesi, söz konusu temel hak ve özgürlükler olduğunda hiçbir istisnanın kabul edilmeksizin kişilerin temel hak ve özgürlüklerine ihlal edilmesinin ya da engellenmesinin önüne geçilmesi gerektiğini ve bu konunun önemini göstermektedir. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi de temel hak ve özgürlüklere ilişkin olduğundan iç hukukta kanunların üzerinde bir konuma sahipti.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN TARAF DEVLETLERE YÜKLEDİĞİ YASAL YÜKÜMLÜLÜKLER NELERDİR?

İstanbul Sözleşmesi, kuruluş amacı itibariyle kadına karşı şiddetin önlenmesini hedeflemiş ve hem kadına yönelik şiddetin hem de aile içi şiddetin önlenerek koruma mekanizmalarının kurulmasını öngörmektedir. Ayrıca sözleşme caydırıcı cezalandırma yöntemleriyle ve cinsiyet eşitliğini sağlayacak bütünleyici politikaların da hayata geçirilmesiyle daha eşit ve kadına yönelik şiddetten arınmış bir topluma hedeflemektedir. Söz konusu hedeflere ulaşılmasını ise sözleşme metnine atılacak bir imza ile mümkün olmayacağı açıktır. Bu sebeple, taraf devletlere sözleşmede kararlaştırılan hedeflere ulaşılabilmesi için birtakım yasal yükümlülükler getirilmiştir.

Madde 5’e göre sözleşmeye taraf olan devletler kadınlara yönelik herhangi bir şiddet eyleminden ve dahi girişiminden titizlikle kaçınacaktır. Bununla yetinmeyip devlet adına hareket tüm aktörlerin, yetkililerin, görevlilerin, kurumların, organların ve diğerlerinin sözleşmenin yüklediği bu yükümlülüğe uyacakları ve buna göre hareket edecekleri garanti edilecektir. Kadına karşı şiddetin önlenmesi amacıyla sivil toplum kuruluşları kurulması teşvik edilecek ve mevcut kuruluşlar desteklenecektir.

Devletler, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda da aynı hassasiyeti gösterecek ve cinsiyet eşitliğinin gerçekleşmesine yönelik politikalar geliştirecektir. Taraf devletlerin, sözleşme kapsamında düzenlene şiddet eylemleri karşısında soruşturma yapma, failleri cezalandırma ve gerekirse eylemler nedeniyle uğranılan zararların giderilmesi için tazminat ödeme yükümlülüğü de sözleşme ile düzenlenen bir diğer husustur.

Sözleşmede düzenlenen diğer maddelere bakıldığında ise taraf devletlere yüklenen diğer yükümlülükler kısaca, şiddet mağdurlarının 7/24 ulaşabilecekleri telefon destek hatlarının kurulması, kadın ve çocuklar için barınacak güvenli yer sağlanması, uzman desteği hizmetinin sağlanması, çocuk tanıkların korunması, cinsel şiddet mağdurlarına psikolojik destek sağlanması, mağdurları hakları ve faydalanabilecekleri yasal hizmetler konusunda bilgilendirilmesi, şikayetlerin yetkili birimlere haber verilmesi ve genel olarak şiddet mağdurlarına yönelik her türlü tedavi ve psikolojik destek ile birlikte yaşamlarını devam ettirebilmeleri açısında iş bulma, eğitim ve öğretimden yararlandırma ve gerekirse finansal destek sağlanma gibi yardımların yapılmasıdır.

Sözleşmede taraf devletlerin kadına karşı şiddetle mücadelede “gerekli titizliği” göstermeleri kararlaştırılmıştır ve bu açıkça düzenlenmiştir. Gerekli titizlik, taraf devletlere bir “araç yükümlülüğü” getirmektedir. Yani devletler şiddet olayı daha gerçekleşmeden buna ilişkin her türlü faktörü ortadan kaldırmakla, araştırmak ve önlemekle yükümlü olup, sonrasında da cezalandırma ve tazmin etme ile görevli olmalıdır. Bu şiddet eylemleri devlet dışı bir aktör tarafından gerçekleşse dahi devletin sorumluluğu ortadan kalkmamalıdır. Zira uluslararası hukukta kabul gördüğü üzere devletlerin pozitif yükümlülükleri olduğu kadar negatif yükümlülükleri de mevcuttur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İZLEME KOMİTESİ (GREVIO) NEDİR?

İstanbul Sözleşmesi, sözleşme ile kararlaştırılan noktalara ulaşılmasının ve devletlere yüklenen yükümlülüklerin etkili bir şekilde yerine getirilmesinin bağımsız bir izleme mekanizması ile mümkün olacağı düşüncesinden hareketle bir izleme komitesi kurulmasını öngörmüştür. İstanbul Sözleşmesi madde 66’da öngörüldüğü üzere kısaca “GREVIO” denilen, “kadınlara yönelik şiddetle ve aile içi şiddetle mücadele konusunda uzmanlar grubu” kurulacak ve GREVIO ile “sözleşmenin taraflarca uygulanıp uygulanmadığı” izlenecektir.

GREVIO, İstanbul Sözleşmesi’nde öngörülen bir izleme komitesidir. Dağılımı cinsiyet ve coğrafi bölge açısından dengeli olan en az 10 en çok 15 üyeden oluşur. GREVIO üyeleri, kararlaştırıldığı üzere “yüksek ahlaki değerlere sahip bir kişiliği olan; insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet veya mağdurlara yardımcı olma veya onları koruma konularında yetkinlikleri kabul edilmiş veya bu Sözleşmenin kapsadığı alanlarda mesleki deneyimi olan, bağımsız ve tarafsız davranacak kişilerden” oluşur.

GREVIO, sözleşmede kararlaştırılan görevleri yerine getirir. Buna göre sözleşmede kararlaştırılan hususların ve getirilen yükümlülüklerin taraflarca yerine getirilmesi için alınan yasal önlemler ve diğer politikalara ilişkin değerlendirme raporları hazırlayıp yayınlar. Madde 68’de düzenlendiğine göre GREVIO kadınlara yönelik büyük çapta ve sürekli şiddet uygulanması durumunda üyeleri aracılığıyla soruşturma yapma yetkisi de vardır. Hatta gerekli görüldüğünde ve taraf devletin rızası alınarak soruşturma kapsamında ilgili ülkeye ziyarette bulunabilir. İlaveten, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin genel tavsiyeler de belirleme yetkisi vardır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDE KADINA YÖNELİK ŞİDDET NE DEMEKTİR?

Avrupa Komisyonu sözleşme metnini hazırlarken kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetten arınmış bir toplum oluşturma amacına ulaşma yolunda kavramların hangi maksatla kullanılacağına ve neyi kapsayacağına sözleşme metninde bir tanımlar maddesiyle yer vermiştir. Buna göre, İstanbul Sözleşmesi madde 3-a bendi gereği kadına karşı şiddet “kadınlara karşı bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık” anlamına gelecek ve bu terimden “ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri” anlaşılacaktır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDE AİLE İÇİ ŞİDDET NE DEMEKTİR?

Sözleşme metninde yer verilen tanımlar maddesinde sözleşme maksadına uygun şekilde açıklanan bir diğer kavra ise aile içi şiddet kavramıdır. Madde 3-b bendine göre aile içi şiddet kavramı “eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri” şeklinde anlaşılacaktır.

Aynı tanımlar maddesinde mağdurun, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet davranışlarına maruz kalan herhangi bir şahsın olduğu, kadın teriminin ise 18 yaşından küçük kızları da kapsadığı ifade edilmiştir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN YAPTIRIM ÖNGÖRDÜĞÜ DAVRANIŞLAR NELERDİR?

İstanbul Sözleşmesi düzenlenirken sözleşmenin temel amacının kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlardan arındırılmış bir toplumun oluşturulması olduğu belirtilmiştir. İstanbul Sözleşmesinden önce, temel insan haklarının odak noktası olduğu Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme ve çocuk Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi başta olmak üzere insan hakları alanında adeta mihenk taşı konumunda olan sözleşmeler hazırlanmış ve neredeyse tüm devletlerce kabul edilmiştir.

Fakat, bu sözleşmelere rağmen dünyanın herhangi bir coğrafyasında kadın karşı şiddetin ve aile içi şiddetin pek çok farklı versiyonu gerçekleşemeye devam etmiş ve arzulanan etkin önleme politikası gerçekleştirilememiştir. İstanbul Sözleşmesi ilk defa kadına yönelik şiddeti toplumsal cinsiyet olgusu altında yeniden değerlendirip, şiddet eylemi kabul edilecek davranışları ve devletlerin buna ilişkin etkili yaptırım politikalarını düzenlenmeleri ve gerekli yasal tedbirleri almaları gerektiğini yeniden ve uluslararası ölçekte düzenlemiştir. İstanbul Sözleşmesi’nde şiddet eylemi sayılan ve taraf devletlerce mutlak surette yaptırıma tabi tutulacak davranışlar şunlardır:

  • Şiddet: Sözleşme, kadına karşı gerçekleştirilen fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel her türlü şiddeti, şiddet eyleminin türleri olarak kabul edip yasaklamıştır. Ayrıca şiddetin, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olmak üzere üç farkı gerçekleştiğini ifade etmiştir. Özellikle toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti, kadının kadın olmasından dolayı maruz kaldığı şiddet eylemi olarak tanımlamıştır. Sözleşme, kadına yönelik şiddetin yanında aile içi şiddeti de yasaklayarak, sadece kadınları değil aile içi şiddete maruz kalan erkekleri ve çocukları da koruma kapsamına almaktadır.
  • Psikolojik Şiddet: Sözleşmesi madde 33’te tanımlandığı üzere psikolojik şiddet “bir şahsın psikolojik bütünlüğünü zorlamayla veya tehditlerle ciddi bir şekilde bozmaya yönelik kasıtlı girişimlerin” tümüdür. Psikolojik şiddet eylemlerinin de taraf devletlerce cezalandırılmasını gerektirecek yasal tedbirlerin alınması gerekli görülmektedir.
  • Taciz Amaçlı Takip: sözleşme metninde düzenlenen bir diğer davranış taciz amaçlı takiplerdir. Madde 34’te düzenlendiğine göre taciz amaçlı takip “başka bir şahsa yönelik olarak gerçekleştirilen ve bu şahsı, şahsın kendisini güvende hissetmesini önleyecek şekilde korkutacak, kasıtlı bir biçimde tekrarlanan tehditkâr davranışlardır”.
  • Fiziksel Şiddet: Sözleşmenin genel teması kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi olmasına ve tanımlar maddesinde ilgili kavramları açıklamasına karşın, madde 35’te fiziksel şiddeti ayrıca düzenlemiştir. Madde 35’te bir şahsa karşı gerçekleştirilen fiziksel şiddet eylemlerinin cezalandırılması için taraf devletlerin tüm yasal gerekleri yerine getirmekle yükümlü olduğu düzenlenmiş ve madde metninde “şahsa yönelik” ifadesi kullanılarak aile içi şiddet açısından kadınların yanında erkekleri ve çocukları da kapsamına almıştır.
  • Cinsel Saldırı Dahil Cinsel Şiddet: sözleşmenin 36. Maddesi, cinsel saldırı dahil olmak üzere cinsel şiddeti bir suç olarak düzenlemiştir. Madde metninde cinsel şiddet kapsamına girecek eylemler açıkça ifade edilmiş ve m. 36/2’de bu şiddet eylemlerinin eski eş, mevcut eş ya da beraber yaşanan kişilere karşı gerçekleştirilmesinin de cinsel şiddet kapsamında suç sayılacağının ve taraf devletlerin buna ilişkin yasal tedbirleri alması gerektiği hüküm altına alınmıştır.
  • Zorla Evlendirilme: Sözleşmede zorla yapılan evliliklerin de şiddet eylemi içeren bir davranış olduğu kabul edilmiş ve yetişkinlerin ya da çocukların kasıtlı bir şekilde evliliğe zorlanmalarının yanında evliliğe zorlama maksadıyla taraf devletten başka bir taraf devlete götürülmesinin de cezalandırılması gerektiği ifade edilmiştir.
  • Kadın Sünneti: Sözleşme, özellikle Afrika ve Orta Doğu’da yaygın bir uygulama olan ve kadınların genital sakatlık başta olmak üzere bir dizi ciddi sağlık sorununa neden olan “kadın sünneti uygulamasını da şiddet eylemi davranışlarından saymış ve bu eylemlerin de cezalandırılması için yasal tedbirlerin alınması gerektiğini ifade etmiştir.
  • Zorla Kürtaj ve Zorla Kısırlaştırma: Sözleşme, madde 39’da kadınların kürtaja zorlanması ya da rızası dışında üreme yeteneğini ortadan kaldıracak herhangi bir operasyonel işlemin şiddet eylemi davranışı olarak kabul etmiş ve taraf devletleri gereken yaptırımlar konusunda aksiyon almakla yükümlü kılmıştır.
  • Cinsel Taciz: Madde 40, “bir kişinin onurunu zedelemek amacıyla veya böyle bir etkiyle istenmeyen sözlü, sözlü olmayan (non-verbal) veya fiziksel olarak cinsel nitelikte davranışta bulunarak, bunların özellikle de tahrik edici, düşmanca, küçük düşürücü, yüz kızartıcı ve kırıcı bir çevre yaratarak yapılan” eylemlerin cinsel taciz olduğunu ve taraf devletlerin cezai ve diğer yaptırımlara tabi kılmak üzere gerekli hukuki veya diğer önlemleri almakla yükümlü olduğunu açıkça düzenlemiştir.
  • İşlenen Suçlar İçin Namus, Din, Töre, Kültür Vb. Gerekçelerin Kabul Edilmemesi: madde 42’de düzenlenen bu husus, esasında şiddet eylemi ifade eden bir davranış olmamakla birlikte, kadın cinayetlerinin ya da kadına karşı şiddet eylemlerinin yargılandığı ceza davalarında a kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus”un gerekçe olarak kabul edilmeyeceği ve taraf devletlerin bu tür olguların gerekçe olarak öne dürülmesini engelleyecek yasal tedbirleri almakla yükümlü olduğunu düzenlemiştir. Bu düzenleme ile özellikle kadın cinayetlerinde haksız tahrik indirimi gibi cezada indirim nedeni sayılabilecek bu enstrümanların kullanılmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İLE ŞİDDET MAĞDURU KADINLARA SAĞLANAN HUKUKİ KORUMALAR

İstanbul Sözleşmesi’nin 4. bölümü, şiddet mağduru kadınlar ve bireyler için sağlanacak koruma ve destek hükümlerini düzenlemektedir. Sözleşme metninde koruma ve destek hizmetleri hem genel hem de özel olmak üzere iki kategoride düzenlenmiştir. Genel destek hizmetleri, taraf devletleri tüm şiddet mağdurlarının başka bir şiddet eylemine daha maruz kalmasını engellemek üzere yerine getirilmesi gereken yasal düzenlemeler için aksiyon alınmasıyla yükümlü kılmaktadır. Genel destek hizmetleri, madde 20’de düzenlenmiş olup hakla açık, herkesin ulaşabileceği yasal ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, finansal yardım, konut sağlama, eğitim, öğretim ve iş bulma yardımı gibi destek hizmetleridir.

Sözleşme bir de kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarına yönelik birtakım özel koruma tedbirleri ve destek öngörmüştür. Bu koruma tedbirleri adeta acil durumlar için öngörülmüştür ve finansmanı yalnızca taraf devlet değil aynı zamanda çeşitli sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu özel koruma ve destek hizmetlerinin başında madde 22’de öngörülen uzman destek hizmetleri gelmektedir. İlgili maddeye göre taraf devletler sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinin mağduru olan kadınlara “derhal, kısa ve uzun dönemli uzman destek hizmetleri sağlanması ve bu yönde gerekli düzenlemelerin yapılması için gerekli yasal ve diğer tedbirleri almakla” yükümlüdür.

Sözleşme kapsamında sağlana hukuki korumalardan önemli olan bir diğer husus ise şiddet mağdurları için barınaklar, koruma evlerinin oluşturulmasıdır. Madde 23’e göre taraf devletler özellikle şiddet mağduru kadın ve çocuklar için kalacak güvenli yerler temin etmek ve bunun için tüm yasal tedbirleri almak yükümlülüğündedir. Barınak yükümlülüğünün yanında madde 24’te şiddet mağdurlarının 7/24 ulaşabileceği telefon destek hatları da oluşturulacaktır. Türkiye’de bu hüküm çerçevesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı oluşturulan destek hattı “ALO 183 Sosyal Destek Hattı” olup, 7/24 hizmet vermektedir. Sözleşme madde 24 gereği telefon destek hattını kullanan kişilerin kimliklerinin açıklanmamasına gereken dikkati gösterilmesi ve gizliliğe dikkat edilmesi oldukça önemlidir.

Sözleşmede düzenlenen bir diğer koruma ve destek tedbiri, cinsel şiddet mağdurlarına yönelik olmuştur. Cinsel saldırı dahil olmak üzere cinsel şiddet travmatik yönü ağır basan ve mağdurlarının ruhsal ve fiziksel sağlıklarını hayati derecede olumsuz etkileyen şiddet olaylarıdır. Bu nedenle madde 25’te taraf devletlerin cinsel şiddet mağdurlarını tıbbi ve adli muayenelerinde travma desteği ve danışmanlık hizmetleri sağlamak, kolay ulaşılabilir ve yeterli sayıda kriz merkezleri ya da cinsel şiddet sevk merkezleri oluşturması bir yükümlülük olarak düzenlenmiştir.

Son olarak, sözleşme şiddet eylemlerine tanık olmak zorunda kalan çocuklara ilişkin de bir hüküm getirmiş ve “sözleşme kapsamındaki her türlü şiddet olayının çocuk tanıklarının haklarının ve ihtiyaçlarının gerektiği gibi biçimde göz önüne alınması maksadıyla gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınması” gerektiği hususu üzerinde durarak çocuğun üstün yararı ilkesi gereği bir koruma ve destek sağlama hizmeti öngörmüştür. İlaveten şiddet mağduru kişilerin ya da şiddet eylemleri tanıklarının ve mağdurlarının korkularına mağlup olup sessiz kalmak yerine hukuki korumalardan etkin şekilde yararlanmaları için, “haber verme” başlıklı 27. Maddede şiddet eylemlerinin gerçekleştiğine ya da gerçekleşeceğine dair makul gerekçeleri olan şahısların bunu yetkili makamlara bildirmelerini teşvik etmeye yönelik gerekli tedbirlerin alınmasının da taraf devletlerin bir yükümlülüğü olduğunu vurgulamıştır.

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİ İÇİN DÜZENLENEN SÖZLEŞME HÜKÜMLERİ VE TARAF DEVLETİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik bir sözleşmedir ancak sözleşmenin tek amacı var olan şiddet eylemleriyle mücadele edip cezalandırmak değildir. Sözleşme, şiddet eylemelerinin gelecekte tekrarlanmamasını ve şiddetten arındırılmış bir toplumun oluşmasını da hedeflemektedir. Bu sebeple sözleşme hükümleri arasında mevcut şiddet eylemlerinin önlenmesine yönelik hükümlerin yanı sıra hayatın her alanında ve her zaman şiddet eylemlerinin son bulması için yapılması uygun görülen birtakım önleyici hükümler de yer almaktadır. Sözleşme bu hükümleri kadına karşı şiddetle mücadelede 4P yönteminin bir ayağı olan “bütüncül politikalar” olarak nitelemektedir.

Taraf devletlerin kadına karşı şiddetin önlenmesi ve aile içi şiddetin son bulması adına yerine getirmekle yükümlü oldukları bütüncül politikaların başında zihniyet değişikliğinin sağlanması gelmektedir. Taraf devletler kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet konusundaki zihniyetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden doğan şiddete ilişkin zihniyetin değişebilmesi için sözleşme madde 13’te düzenlenen farkındalık artırma politikaları benimseyip hayata geçirmelidir. Sözleşmeye göre “şiddet eyleminin ortaya farklı şekillerde çıkışı ve bu eylemlerin çocuklar üzerindeki etkisi ve bu şiddet eylemlerinin önlenmesi ihtiyacı konusunda halk arasındaki farkındalığın ve anlayışın arttırılması için, yerine göre ulusal insan hakları kuruluşları ve eşit haklar kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve özellikle de kadın örgütleriyle işbirliği de dahil olmak üzere, düzenli olarak ve her düzeyde farkındalık arttırıcı kampanya ve programların yaygınlaştırılması veya uygulanması” gerekmektedir.

Sözleşme madde 14’te eğitim başlıklı bir diğer yükümlülük düzenlenmiştir. Buna göre taraf devletler toplumsal cinsiyet eğitimi politikaları geliştirmelidir. Devletlerin eğitim seviyelerine göre resmi müfredatlara toplumsal cinsiyete dair kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi başat konulara yer vermeli ve çocukların bu bilinçle gelişim süreçlerini tamamlamaları önem arz etmektedir. Zira ülkemizin ve ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişiminde en büyük rol oynayacak faktör hiç şüphesiz eğitimdir.

Sözleşmenin devletlerin yükümlülüklerine ilişkin devamındaki maddelerde ise şiddet mağdurları ya da tanıkları üzerinde çalışan profesyonel kadroların bu konuda eğitilmesi ve ikincil mağduriyetin önüne geçilmesi, önleyici müdahale ve tedavi programlarının geliştirilmesi ve özellikle cinsel şiddet suçu faillerine yönelik yeniden suç işlemeyi engelleyici tedavi ve rehabilite programlarının hayata geçirilmesi gibi önemli bir dizi ek yükümlülük düzenlenmiştir. Ayrıca madde 17’de özel sektör ve medyanın da katılımıyla kanına karşı şiddette ifade özgürlüğüne bağımsızlığa saygı göstererek kadın onuruna saygıyı artırıcı politikaların benimsenmesi ve bunların teşvik edilmesi düzenlenmiş ve kadına karşı şiddetin önlenmesinde iş birliğinin öneminin altı çizilmiştir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDE ZORUNLU ALTERNATİF UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM YÖNTEMLERİ YASAĞI

Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri, hızlı ve etkili çözüm yöntemleri olmaları sebebiyle hukuk sistemlerinde gün geçtikçe daha geniş bir uygulama alanı bulan yöntemler haline gelmiştir. Arabuluculuk, uzlaştırma gibi kanunların öngördüğü hallerde zorunlu tutulan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri mahkemelerin yerini tutarak ceza hukuku ve medeni hukukta sıklıkla başvurulur hale gelmiştir. Hatta Türkiye’deki son gelişmelerle birlikte artık aile hukukunda da zorunlu arabuluculuk yönteminin kullanılması gündeme gelmiştir.

Hukuk sistemlerinde alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerine ilişkin yaşanan bu gelişmelere rağmen İstanbul Sözleşmesi madde 48’de zorunlu uyuşmazlık giderme alternatif süreçleri yasaklanmıştır. İlgili maddeye göre taraf devletler “sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddet olayıyla ilgili olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri almakla” yükümlü kılınmıştır. Sözleşmede böyle bir yasağın açıkça öngörülmesinin nedeni “şiddet mağdurlarının alternatif çözüm süreçlerine hiçbir zaman faillerle eşit düzeyde giremeyecek” olmalarıdır. Zira kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin doğasında erkeklerin güç ve egemenlik duygusuna kapılmaları ve buna karşılık kadınların utanç, güçsüzlük ve çaresizlik duygularıyla baş başa bırakılması vardır.

ŞİDDET MAĞDURLARINI HUKUKSUZ BIRAKMAK: TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞMEDEN ÇIKMA KARARI

Türkiye, 20 Mart 2021’de çıkarılan bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile, ilk imzacısı olduğu ve adını imzaya açılan yer olan İstanbul’dan alan ve tam adı Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığını resmi olarak beyan etti. Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığına ilişkin yayımladığı kararın ardından ikinci bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi yayımlayarak Türkiye’nin sözleşmeden çekilme kararının yürürlük tarihinin 1 Temmuz 2021 olduğunu açıklamıştır.

Türkiye’nin sözleşmeden çıkma kararı ve çıkma şekli hem kamuoyunda hem de uluslararası alanda adeta bir şoka neden olmuştur. Türkiye, sözleşmenin hem hazırlık aşamasında hem de imzalandığı tarih olan 2011’den itibaren iç hukuktaki reformist ve bütüncül yaklaşımına rağmen sözleşmeden çıkan ilk ülke olmuştur.  Kararın duyulmasından itibaren pek çok şehirde çıkma kararına karşı protestolar başlamış, ulusal ve uluslararası alanda pek çok tartışmanın da odağı haline gelmiştir. Türkiye’nin vermiş olduğu bu karara karşı tepkiler bugün dahi kamuoyunun en önemli gündem maddelerinden biri olmaktadır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇIKMA KARARINA İLİŞKİN ÖNE SÜRÜLEN NEDENLER

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği yönündeki Cumhurbaşkanı Kararnamesinin Resmî Gazete’de yayınlanmasının ardından hükümet tarafından fesih nedenine ilişkin yapılan ilk açıklamada İstanbul Sözleşmesi’nin “Türkiye’de toplumsal ayrışmaya neden olduğu, Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan kesimler tarafından manipüle edildiği” öne sürülmüştür. Türkiye’deki sözleşme karşıtı muhafazakâr kesimlerden ise, sözleşmenin toplumun temel dinamiklerini tahrip eden bir yapıya sahip olduğu, Türk aile yapısı için bir tehdit oluşturduğu ve hatta sözleşmenin LGBTİ savunuculuğu yaptığı, erkeğin evden uzaklaştırılarak ailenin devamlılığının sekteye uğratıldığı gibi pek çok yüzeysel ve hukuksallıktan uzak yorum yapılmıştır. Öne sürülen nedenlerin hiçbiri sözleşmenin temel dinamiği olan kadına karşı şiddetin önlenmesi ve ev içi şiddete maruz kalan herkesin korunması olgusuna dayanmayıp, sözleşmenin düzenleniş amacından bihaber yorumların toplamıdır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇIKMA KARARINDAN SONRA NE OLDU?

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığına dair kararnamenin yayımlandığı gün 77 il barosu ve Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu çekilme kararının hukuka aykırı olduğu ve sözleşmenin halen yürürlükte olduğuna ilişkin ortak bir bildiri yayımladı. Fesih kararını takip eden günlerde tüm kadın örgütleri protestolar düzenlemiş, çeşitli siyasi parti temsilcileri açıklamalar yapmış ve TÜSİAD gibi önemli kuruluşlar İstanbul Sözleşmesi’nin çarpıtılarak yorumlanmasını ve sözleşmeden çıkılmasını kınayan basın açıklamaları yapmıştır. İç hukukta meydana gelen bu sarsıntı üzerine, sözleşmeye taraf olan neredeyse tüm Avrupa ülkesi ABD, Türkiye’nin çekilme kararına ilişkin tepkilerini dile getirmişler ve bunun kadına karşı şiddetin önlenmesinde bir geri adım olduğunu ifade etmişlerdir. Avrupa Konseyi Genel Sekteri Marija Pejcinoviç Buriç aynı gün yapmış olduğu açıklamada Türkiye’nin verdiği sözleşmeden çıkma kararının “yıkıcı bir haber” olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur.

Ulusal ve uluslararası alanda yaşanan şok üzerine ardı ardına yapılan kınama ve tepki açıklamalarına paralel olarak, Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dersine soruşturma açması, Boğaziçi Üniversitesi’nin akademisyen ve öğrenciler tarafından kurulan Cinsel Tacizi Önleme Komisyonunu kapatması ve fesih kararına ilişkin protestolar düzenleyen kadın platformlarının üyelerine ilişkin gözaltı kararlarının verilmesi gibi bir dizi yüz kızartıcı olaylar yaşanmıştır.

Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle sözleşmenin feshi kararına ilişkin ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerinin kadın kolları başkanlıkları, siyasetçi Meral Akşener, Barolar ve Sendikalar Danıştay’a ilgili kararın iptali için iptal davası başvurusunda bulunmuşlardır.

SÖZLEŞMEDEN ÇIKMA KARARININ İPTALİ DAVASINDA DANIŞTAY KARARI

İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin alınan karara karşı Danıştay’da açılan iptal davalarında, 2021 Esas ve 1747 karar sayılı kararda Danıştay, üçe karşı iki oy ile davanın reddine karar vererek, yürütmenin durdurulması talebini de reddetmiştir. Danıştay söz konusu kararında, Anayasa’da milletlerarası anlaşmaların iç hukukta kabul usulüne ve iç hukuktaki yerine dair hükümler bulunduğunu ancak meclisin görevinin “milletlerarası anlaşmaları uygun bulmak” olduğu ve milletlerarası anlaşmaları onaylayıp yayımlamanın Cumhurbaşkanının görev ve yetkisi olduğunu; ilaveten Anayasa’da milletlerarası anlaşmaların feshine ya da anlaşmadan çıkılmasına ilişkin bir hüküm yer almadığını belirtmiştir.

Danıştay kararında yer alan karşı oyda ise, Anayasa’nın birinci ve ikinci bölümlerinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklere ilişkin konularda ve dördüncü bölümde yer alan siyasi hak ve ödevlere ilişkin konularda Cumhurbaşkanının yürütme yetkisini kullanarak Kararname çıkaramayacağı Anayasa’nın 104/17. Maddesinde hüküm altına alındığı ifade edilmiştir. Öte yandan, İstanbul Sözleşmesi’nin Anayasa madde 90/1 gereği çıkarılan uygun bulma kanunu ile kabul edildiği için “kanun hükmünde olduğu” ifade edilerek, “Anılan antlaşmaların feshedilmesine ilişkin işlemlerin Cumhurbaşkanının yürütme yetkisinde olmayıp, TBMM’nin yasama faaliyetine ilişkin olması nedeniyle, Anayasanın 104. maddesinin 17. fıkrası uyarınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi mümkün olmadığı” belirtilmiştir.

Karşı oyun devamında “Kamu hukukunun genel ilkelerinden olan yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereğince, bir işlem hangi usule uyularak tesis edilmişse aynı usule uyularak geri alınması, kaldırılması veya feshedilmesi gerekmektedir. Bu itibarla; TBMM’nin uygun bulma kanunu uyarınca onaylanarak yürürlüğe giren bir milletlerarası antlaşmanın feshi ancak TBMM’nin uygun bulma kanununu yürürlükten kaldırması veya sona erdirmeyi uygun bulduğuna ilişkin yeni bir kanun çıkarması sonrasında alınacak bir Cumhurbaşkanı kararı ile mümkün olabilecektir.” Denilerek, kanun hükmündeki uluslararası anlaşmalardan çıkma usulünün nasıl olması gerektiğinin altı çizilerek, yapılan hukuka aykırılığı da gözler önüne sermiştir.

Danıştay Kararı 10. Dava Dairesi E. 2021/1747 K. YD T. 28.06.2021 tarihli karar.

HARBİYE HUKUK BÜROSU İNSAN HAKLARI AVUKATI HİZMETLERİMİZ

Harbiye Hukuk Bürosu, temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin sağlanması, şiddet suçu faillerinin cezalandırılması, şiddet mağdurları için adaletin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün teminat altına alınması için uzman avukat kadrosuyla hukuki hizmet vermektedir. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet başta olmak üzere, ayrımcılık gibi insan hakları ihlaline maruz kalan müvekkillerine hukuki danışmanlık hizmeti sunarak hak arama süreçlerinde profesyonel avukatlık hizmeti sunmaktadır.

Harbiye Hukuk Bürosu olarak şiddetin her türlüsünü kınayarak başta kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi olmak üzere her bireyin adil ve eşit muamele görme hakkını savunmaya ve insan hakkı ihlallerinin önüne geçmek için çalışmaya titizlikle devam edeceğiz.

SIKÇA SORULAN SORULAR

Avrupa Konseyi Nedir?

Avrupa Konseyi 1949 yılında kurulan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlı olduğu, Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü savunuculuğu yapan bir kuruluştur. Türkiye dahil olmak üzere 46 üye ülkesi vardır.

Türkiye Avrupa Konseyi’ne Ne Zaman Üye Olmuştur?

Türkiye, Avrupa Konseyi’ne kurulduğu yıl olan 1949’da üye olmuştur.

İstanbul Sözleşmesi Neden Kaldırıldı?

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılma nedenlerine ilişkin geçerli makul nedenler öne sürülmemiş ve sadece sözleşmenin eşcinsellik savunuculuğu yaptığı ve bu nedenle Türk sosyal ve aile yapısına tehdit oluşturduğu gerekçe olarak öne sürülmüştür.

Uluslararası Bir Sözleşmeden Çıkma Şekli Usulen Nasıl Olmalıdır?

Meclisin onay kanunu ile kabul edilen bir uluslararası sözleşmenin iç hukuktaki yeri kanun hükmünde olmasıdır. Kanun hükmünde olan uluslararası sözleşmelerden yine aynı usulle yani Meclisin uygun bulma kanunu ile çıkılması gerekmektedir. Aksi durum ise yetkide ve usulde paralellik ilkesine ve hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

İstanbul Sözleşmesi Ne Zaman İmzalanmıştır?

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmış ve 17 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşmeyi ilk imzalayan ülke olmuş ve 24 Kasım 2011’de parlamentosunda onaylamıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Adı Nedir?

İstanbul Sözleşmesi’nin tam adı Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir.

İstanbul Sözleşmesi’ne Taraf Olan Ülkeler Hangileridir?

İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olan ülkeler, 45 Avrupa ülkesi ve Avrupa Birliği’dir. Sözleşmeyi imzalayan ülkelerin 34’ünde de onaylanmıştır. Fakat Rusya ve Azerbaycan Avrupa Konseyi üyesi olmalarına rağmen sözleşmeyi imzalamamıştır.

İstanbul Sözleşmesi Sadece Kadınları Mı Koruyor?

Sözleşmenin çıkış noktası her ne kadar kadına karşı şiddetin önlenmesi olsa da sözleşme kadınların yanında çocukları ve ev içi şiddet mağduru olan herkesi korumaktadır. Dolayısıyla sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerime maruz kalan erkekler de bu korumadan yararlanabilecektir.

İstanbul Sözleşmesi LGBTİ Savunucusu Mu?

İstanbul Sözleşmesi’nin herhangi bir maddesinde ya da çıkış noktasında amaç LGBTİ bireyleri savunmak olmamıştır. Sözleşmenin böyle bir kastının olduğunun iddia edilmesi zorlama bir yorum olup LGBTİ bireyleri hedef haline getirmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin amacı toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde kadına karşı şiddetten ve aile içi şiddetten arınmış bir toplum oluşturmaktır.

İstanbul Sözleşmesi Kimleri Koruyor?

İstanbul Sözleşmesi, şiddet mağduru kadınları, çocukları ve ev içi şiddete maruz kalan herkesi koruma altına alan hükümler içeren kapsayıcı bir sözleşmedir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ SÖZLEŞME METNİ

 

Merve Sara MUĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak Gerekli alanlar işaretlendi *

Yorum Yap